
Benim kendime yetecek kadar enerjim yok.. Tembel ve sorumsuz biriyim…Ama ben sorumsuzluk yapıyorsam benden uzak durmanız gerekir…Bunu sizden uzaklaşmak için de yapıyorumdur. Ben kimsenin acısını yaşamak zorunda değilim. Bu bağlar organik olmalı…Bu bağlar bana ait olmalı…Beni zorla küçücük bir çembere hapsedemezsiniz… Ben boğuluyorum. Beni bırak.. beni fanuslar arasında kendine yer bulamayan hislerimle yalnız başıma bırakma…benden yeterince uzak dur.
Sonra malum sıkıntı başlıyor. Her seferinde aynı şey…Bir gözlerimi açamıyorum. Bir ilişki kuramıyorum… Tak tak tak tak …Ayrıntılar yok oluyor…Kaba bir algı hali… Sıkıntı tenime yapışıyor resmen… Bir şeyleri hiç tam öğrenmeden… kendimce özümseyip kabuğumda tadını çıkarmak… oh hayatın boktan yanlarından uzak… bitmiyorda bu boğulma hissi…Anne hatunun koca memelerine gömülsem hepsini unuturum da çirkin kentlere tıkılı kalıyorum…beni soğuk ve keskin kenarlı mimarilerin içinde yalnız bırakıyor sistemler…akışkan, geçişken, sıcacık biçimler nerede… toplumsallık bu aradaki çatışma benim için… maskemi indirmemi söyleyen herkese tırnaklarımı geçirmek ve un ufak olmalarını dilemek…
Her neyse bugün içimdeki… mutluyken yazınca da böyle oluyor ben de işler… hüzünlü değilsem aşırıyım. Taki bir duvara toslayıp Baudelaire’in bahsettiği sarı yılan, vesvesesini salmadan ruhuma…öfkeliyim. Mütemadiyen de hayatta en sevdiğim şeyleri en çok bu şekilde seviyorum.
“Düşü, umudu ne olursa olsun,
Gönlünce bir an yaşamaz insan
Uyarısıyla karşılaşmadan
Bu dayanılması güç Yılanın.”
Charles Baudelaire
Sanat peki bugün sizce neydi?