Duygularımı yönetemiyorum yine…mantığımı az çok toparladım belki ama dünyanın en büyük kadercisi olabilirim gibi görünüyor. Nedenlerini toparlayamasam da oluş-an her şeyin kontrol edilmeye çalıştıkça mahvolduğuna inanıyormuşum meğer… ve bana bunu fark ettiren kişi çok derinlerime bakıyor. Sistemli olan her şeyden nefret ettiğim için bu kişinin bakışında belli ölçüde yabancılık seziyorum.
Hep kaybolmuş hissediyorum. Belki bu nedenle boynumu her şeye karşı eğiyorum. Çünkü kafamı kaldırdığımda etrafımda çölün ortasında görülebilecek türden hayaller buluyorum. Kayıp hissediyorum. Derinlerde bir yerde biliyorum; artık iyileşmek lazım. Bir türlü çözemediğim karanlığa düşüp duruyorum. Yaz depresyonu diyelim atalım çantaya…her şeyin teorisi henüz yok. Keşke olsaydı. Sen de pek tabi rahatlardın. Sonra düşünüyorum; acaba her şeyin teorisi olmadığı için mi yoksa her şeyin teorisi olsa bile ona inanacak bir gücüm olmadığı için mi rahatsız hissediyorum. Kaçış çizgilerine bakmak değil mi amaç?
Zaten dünyada her şey birbirini taklit ederek varoluyor. Bir ağacı, bir ağı oluşturan bütün kolların arasında mutlaka uçları hiçliğe açılanlar vardır ve ben fark ediyorum ki dünya tam da bu sistemin dışına açılan sinir uçlarında gerçekleşiyor/varoluyor. Yine bir canavar hayal etsem, bu dünyaya çağrılmış bir ruh, sence bu canavar beni sevebilir miydi? Yıkımın gerçekleştiği yerde sevgi doğuyor olabilir. Eh, böyle manasız kollarda dolanıp durmak kaderse…oysa pratikte beni sağlıksız ilişkilerin kucağına bıraktığı da ortada… Hep olmayacak olan peşinde!
Yani görüyorsun ya, pek de becerikli değilim herhangi bir konuda…çantamda hep bir kaç tampon, bir kaç ped ve bir kaç kalem bulunsa da tam ihtiyacım olduğu anda orada olmuyorlar çünkü. Aksiyonu yaratan da bu…Asgar Farhadi’nin söyleşisinde anlattığı gibi asansörün 14 ile 15.katlar arasında sıkışıp kalması ile başlıyor hikaye…oysa şimdi onlar anlatının ötesini hayal ediyorlar. Çarklar ve uçlar ve kollar arasında öyle güzel oyunlar oynayalım ki…çarkın dönüşünü değiştirelim’ diyorlar.
Bir arkadaşıma söz verdiğim kelimelerden aklımda yalnızca “çöl” kalmış. Çöl değil de kum olduğunu yeni fark ediyorum. Kafamda kum fırtınası canlanıyor hemen. Düşünüyorum herhangi bir nesneyi en atıl haliyle hayal etmek varken, neden ben…? Tencere mesela; dolapların derinliklerinde birbiri üstüne binip takır tukur ses çıkarıyor kafamda… Çanta? Koluma sürtünüp duruyor yürürken… Nesnelerin en hareketsizi masa mı mesela…? Masaya ancak bir şeyler koyup bir şeyler kaldırırken mi canlanıyor hayalimde? Senin peki?
Kafamın içindeki uğultular nasıl nesnenin mobilitesine bağlanıyor bilmiyorum. Aşkın içinde kaybolmak isterdim ancak hayali bile midemi bulandırıyor. Daha fazla hasta olmaya başlayabilirim. Nerede doğdum ben? Nerede büyüdüm? Nerede ağladım? Neden nerede sorusu bu kadar bulanık? Sorun yok çizginin iki tarafına da düşmeyeceksin. Bunun tedirginliği ile yaşamak seni hasta etse de…Kendime bazen sen bazen ben diyorum, fark ettiniz mi?
Bu doğru bir yaklaşım gibi geldi çünkü insan kendine mesafelenebilmeli. Oysa tam da bu nedenle uzaklaştığından yabancılaşıyor. Her şey karmaşıklaşıyor. Şenlik yeri…ne kadar olumsal bir benzetme… Kurban şenlikleri… ölüm şenliği… ölümün şeni olmaz belki de… bilemiyorum.
Vadi kaldı geriye.. yalnızca sen anlasan da yazılacak şey yokken bile ya da yazacak nefesi kalmamışken bile yazmak için… 😀
Sanat, her şeye rağmen, her şeyin ötesinde…bir nefes.