Bağımlılıklarım

Az önce aklımı işgal eden her şey şimdi inatla baktığım bu ışıklı ekrana kurban gitti. İçimde büyüyen boşluğun bakışından ancak böyle kaçabiliyorum. Bu nedenle bir şeyler yazmalıyım.

Şöyle düşünüyorum örneğin; Rahatsızlıklarımı listelemeliyim. Neresi bana kötü hissettiriyor? Tam hangi noktada içine düşüyorum şu lanet boşluğun? Ve evet bu tür sorular üzerine düşündüğünde herhangi bir insanın beyni hayatı yaşama ve algılama biçimini analiz ederek küçük birimlerden bir liste oluşturabilir mi bilmiyorum. Benim şu an yaptığım gib mi? Oysa üzerine düşündükçe bulanıklaşıyor her şey. Sözüm ona aşk ile nefret aynı duygu gibi geliyor. Öfkemi şefkatimden ayırt edemez oluyorum ve en iğrenç olan aynı anda en çekici olabiliyor. Elbette burada bahsi geçen biçimi ile enlerini yaşamıyor olsam da bu türden hislerin odağımın yöneldiği her nokta eşit uzaklıkta görünüyor. Öyleyse bundan nasıl kutulacağım?(Bu bir soru cümlesi mi?)

Politik tarafım da saçma sapan yetişkin sınıflandırmaları için yaşanmaz hayat diyor. Kaotik olanın kendisi yaşamın ta kendisidir. Bu muhtemelen sadece politik tarafım değil. Sarsılmaz bir inanç besliyorum bu tavra bir yandan. Bir keresinde Elif bana ‘insanların çocukken farkına bile varmadığı gizli bir yaşam amacı varmış belki seninki de büyümemektir, yetişkinlerin koyduğu bütün kuralları içgüdüsel olarak reddetmektir’ demişti. Elbette genel tavrıma yakın bir kutsal gizli amaç gibi duruyor.

Ergenliğimde dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için sarsılmaz bir inanç besliyordum. Bu da onun gibi bir şey mi Elif? Bu çocukluk misyonum o saf hisler ile aynı şey mi? Dünyaya barışı getirebileceğine inanan o ergenin aslında dünya barışı gibi büyük amaçların ancak daha büyük bedeller ve tutsaklıklar getireceğine dair inançsız bir bebek halinin hisleri ile aynı şey olabilir mi? Ne karmaşık değil mi? Bir de bunları hissedin? Size kavraması bile çok zor gelen bir his anlatmaya çalışıyorum işte. Aynen böyle.

Bu ne demek? Hayatımın gizli amacı hiç bir değere inanmayan bir büyüme eleştirisi olabilir mi? Eylemsizliğe buradan mı yuvarlandım? Peki şöyle bir soruya ne diyeceğiz: Hiç bir şeye inanmayan yanım aynı zamanda her şeye inanıyorsa, her şeye? Dedim size :d

Öylesine inanıyorum ki evrenin akışına eylemsizlik halinde bile varlığın bir şekilde oluşacağını bilmiyor muyum? Ve hiç bir şeyin olmayacağını.

İçimdeki boşluk evrenin sınırları gibi büyüye dursun. Sana nasıl varacağım başka bir meselenin başlığı olsun? İnsan bu boşluğu ne ile doldurur? Bana bunu söyleyin? En azından şimdi göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı.

Gece taksisi anıları-1

Sessizliğimin aptallık değil de bilinçli bir anlayış olduğunun bilinmesini isterdim. Her şeyi gördüğümden değil de, her şeyi görüyor olsam bile sizlerin bakışına hala değer verdiğimi bilin diye…

“yapılabilecek en bağımsız şeyi yaptıktan sonra geriye kalan şey”… aklımdan geçen cümle öbeği bu. Ne anlama geldiğini düşleyemeyecek kadar sarhoş olduğum için… yarın düşünebilmek için. Çok özlediğim yüzler için. Ellerimi uzattığımda yarıp kendime yol bulduğum hava için.

Serin bir bahar havası, 00: 30. Kadıköy’den evime dönüyorum. Yine bir masanın düşünceler yumağında kendimi küçük ve değersiz bir noktada buldum. Hükmetmek arzumdan vazgeçmeliyim. Hükmetmek arzumu terk ettikçe yaşama arzumu kaybediyorum. Öyleyse sınırın bu tarafında bir yaşam bulabilir miyim? Böyle bir ihtimale inanmaya başladım. Sulx+vengs.

Ballı ekmek yiyebilirim.

Rogowski, aşkım Rogowski

Yazmak geliyor içimden..coşkuyla. Coşku kelimesi kulağıma ne kadar iğrenç geliyor böyle… Anlamı değerli elbette… c ve ş harfleri birlikte çok garip bir ses oluyorlar nedense.

cam caz can c… temiz ve berrak. Şan şen şelale..eş bile.. ş gürültülü bir ses. Bu yüzden belki, çatışmadan içimde bir gıcırtı oluşuyor. Şimdi sakince bu saçma ataktan kaçalım ve ne yazmak istediğimle ilgili kapıldığım hislere rağmen ne yazacağımı hiç bilmemek bölümüne gelelim.

kolay değil. Bir film izlediğim için yazmak istedim. Hayvansı olmak geldi aklıma… Rogowski, yeni bir aşk benim için. Oyunculuğunda insanı ezen bir hamlık var. Ezilmek arzum devam ediyor. Kum torbaları altında veya onun bedeni altında. Oysa sanırım bu hissin hayvansılıkla hiç alakası yoktur.

Aklıma o süslü mezar taşları arasındaki yamuk yumuk olan taş geldi. Eşsiz bir kabalık. Ölen kişi mi yoksa taşı yapan kişi mi eşsizdi diye düşünüyorum. Taşın kendisinin biricikliği hemen yok oluyor zihnimde… pençe izleri. Boynuzlar… ağaç dalları çarptığında da oluşur belki… oysa olmuyor işte. O mezar taşını bir insanın yapmış olması fikri, onun birinin brütüne işaret eden kaygısız bir oyun olduğu fikri… bir ağ oluşuyor hemen aramızda… doğada yüceliğine kapıldığım o izler gibi bir bağ değil. Beni meşru kılan, beni huşu ile sarsan değil. Hiç ben’in olmadığı bir bağ. Benim olmadığım. Yani öyle bir ağ ki nesneleri yok. Ne taş var ne de ben…gülümsetiyor insanı 🙂

Kabalık, bir biçim olarak, böyle şeylere yol açıyor kendi eşsiz haliyle. Rogowski … kanatlarının arasında olmayı dilediğim o karakter….Ve pençelerimi göz altlarına saplayacağım. Saçını çekiştireceğim. Belki de sadece tekme atmam gerekiyordur. Kabalık değil miydi bahis 😀

Özledim çok, yokluğundan açığa çıkışını bekliyorum, sonsuzlukta. Sıcacık olmalı….gözyaşlarımla serinlemeli tenin. Ancak böyle aşk var olabilir. Belki sanat da…

Hayır, olmayacak!

Arjantin

Deliler var…

Gözleri seni görmek istemiyor

Kulakları duymak

Seni

Ve delirmek için sırada bekleyen o kadınlar

Sevgilisi bir daha benimle konuşma diyor birine

Yeterince güzel değilsin, yeterince eğlenceli değilsin. Neyin var kendinden başka…

Karanlık ve aydınlık sınırında maviler, kırmızılar

Siyahlar.

Cümlelere büyük harfle başlanmalı ama

Bilmeden de bunu her şey yerli yerinde. Keşke içindeki nefretin farkına varsan. Senden nefret etmeseler de… kim bilir etseler daha iyi.

Benim kadar sevilsen, benim kadar okşansan.

Ne diyor bu demeyin, bilmiyor o kadın. Bazen küçük bebekler ölsün istiyorum. Moldoror’un şarkılarındaki gibi… büyük harf karmaşası. Ağlar falan deyip durmak içinden, ama küçük harfle başlamak cümleye, biliyorsunuz, dışarıııııı!

Parçalarına ayrıldı mı çoktan yoksa….zzzzzzzzzzz…. Aklımın kıvrımlı köşelerinde gıcırtılar. Neye bu öfkem? Neyi çok seviyorsam, ona.

Kırmızı atlar.

Bulut atlasları

Ve yarın hiçbir anlamı olmayacak olan bu şey.

Arjantin; Yasemin Mori’ye aşık olduğum için.

Yosunlar, kayalar, mantarlar, küfler; Benim canavarlarım.

Ne yazacağımı bilmeden açtım sayfayı… Genelde kafam dolup taşarken aradan sözcükler, cümleler kaçar. Eh mecbur ben de açarım burayı, önce bir bakarım bir iki okuyanım var mı diye…sonra yazarım, beklerim, okurum, beklerim, okurum, beklerim. Kendi yazdığım şeyin coşkusu kafamdan taşan cümleleri azaltmıyor ama bastırıyor diye sanırım, devam ettiriyorum burayı. Bir zamanlar boşluğa ara sıra yazılan şeylerin bir çağdaş sanat pratiği olabileceğini düşünüp girişmiştim bu işe.

Sonra değişti her şey. Şimdi her şeyin sanat ama bir insanın derinlerinin sanat olmadığını düşünüyorum. Olsa olsa ruhsal gerilimi azaltmak için yapılan bir girişim olabilir. Girişim sözcüğünden tiksindim şu an.

Bu metin çok şiirsel değil. Yazacak bir şey olmadığında böyle oluyor. Kafamdan taşan cümleler o kadar çok yer kaplıyordu ki hayatımda artık hareketsiz kalmıştım. Bir psikiyatra gitme vaktim geldi’ dedim kendi kendime… eh sanırım ilaçlarla tıkıştırdım bütün cümleleri içeriye. Kediler geliyor aklıma, öfkeleniyorum. O kadar sevilesi, o kadar uzak. Bazan da o kadar yakın ki mide bulandırıcı. Bebekler annelerinde böyle etkiler bırakabiliyor sanırım. Tomris’i bu yüzden terk ettim.

Bütün bu ruhsal çöküntü sürecimin başını ve sonunu tam bilmesem de, takip edebiliyorum doğrusu. Ne beni bu hale getirdi biliyorum. Ama aklıma bunlar gelmiyor hüzünlü anlarımda… Tomris’i terk edişim geliyor. Babamın hüzünlü dürüstlüğü… tren vagonunda bir köyden diğerine giden köylü, kasketli, sırtı kambur amcalar. Gözleri hep hüzünlü hep uzaklarda… Ve sokak çocukları, esmer küçük oğlanlar. Yüzlerindeki mahcubiyet. Dünya neler yapıyor böyle…

Kadınlar geliyor aklıma, delirmeye açık kadınlar. İsyan eden kadınlar. İsyan eden kadınlar aydınlık bir renkteler hep. Erkeklerin düzeni içinde hatalar yapıyorlar. Kocalar bu kadınların arkasına sığınıyor yalnız kaldıklarında… erkekler hep çok güçlü. Geceleri kadınlarının sırtında küçük çocuklara dönüşüyorlar dünyaya karşı, yani tanrı göremezken. Karanlıkta göremez tanrı, bilirsiniz.

Tomris’le annemin evine gittiğimde karşılaşıyorum. Gözlerinde, eski bir tanıdığa kırgınlığı bile kalmamış, olgunluk var. Öyle hayal ediyorum herhalde… Ara sıra gözlerimiz çakışıyor, utanmazca bakıyorum bir tepki vermesi için. Delirtiyor beni o bakışlar.

Sabah beş, kahve yaptım. Alkolikleri anlıyorum uyuyamadıkça. Kafam karışık. Canavarlarımı çalıyorlar elimden. Çoktan çalınanları hatırlayamıyorum bile…herhalde kendine karşı vefasız bir insanım ben. Duygularımı anlayamadan terk ediyorlar beni. Ben de unutuyorum onları. Bir şeyleri birbirine dikmek fikri var bu aralar aklımda, acaba bu yüzden mi? Ben unutsam bile şeylerim birbirine tutunsunlar diye… ıyyyy iğrenç bir duygusallık oldu. Hemen sahteleşti fikir.

Kum,

kum,

taş,

yosun,

kaya, kocaman kayalar. Üstleri yosunlarla kaplı. Yosunları istiyorum. Elimi değdirdiğim anda ölüyorlar. Küfleri istiyorum çay demliğindeki…unutup duruyorum.

Artık buradan çıkmak istiyorum. içimden. Bütün kahramanlı çizgi dizilerin hayranı olduğuma göre, kendimi canavarlarımı kurtardığım bir dizi başrolü olarak hayal ettim şimdi. Tek tek organlarını toparlayan o çocuk gibi… Yapabilsem keşke. Pelerinim saçlarım ve uçlarındaki kırmızılar olacak. Şimdi dikiş yapacağım önce…sonra soğuk bir kayaya sarılacağım. Sanki bu şehirde bulabilirmişim gibi… Babamın fotoğrafı, ağaçların, gövde boyu otların ve beyaz çiçeklerin arasındaki. Saçları bembeyaz, çiçekler gibi. Bunu da dikeceğim oraya… Canavarlarımı hatırlayacağım sonra, tek tek.

  1. keyif almak
  2. akışa kapılmak
  3. hareket etmek
  4. hantallaşmak iyice
  5. gülmek ve güldürmek.
  6. ..?

29 yaşıma girdim. Her şeyi geri alma vaktim geldi. Doğru ya kahramanlar savaşır. Savaş başlatacağım. Bakın işte kadınlar ve isyan. :))

İğnemi bulmak kaldı geriye…Ne kadar büyük bir adım … sessizlik. Korkuyorum o iğneyi aramak fikrinden..ne kadar zor olduğunu görebiliyor musun? NE KADAR ZOR bir iğneyi bulmak. Şeker kağıtlarını katlamak ve birbirine bağlamak. Sadece bir tanesini katlamak ne kadar zor, sen biliyorsun. Şimdi yazıyı sürdürmek de zorlaştı işte… zaten nasıl başlamıştım ki?

Gölgeler canavar değildir. Kafamdan bir gölge geçti. Gölgeler canavar değildir, unutma. Gölgeler yalnızca sensin..senin karanlığın.

Çok koptu her şey…Zaten herkesin aklının içi böyle kopuk, böyle bölük pörçük değil mi. Al işte! Gölgem beni yakaladı bile…kendime çıktı yine bütün yollar.

DUR!

mantarlar,

Kadın deneyimi.

Karaköy’de 3 kadın birlikte kahve içiyoruz. Aşkı konuşuyoruz, arzuyu konuşuyoruz. Tramvaya, otobüse, metroya; bir şeye binip gitmek toplasan 40 dakika alacak bir yerde, bir adam bir kadını altı parçaya bölüyor aynı anda. Kalplerimizin kırıklığından konuşuyoruz. İçimizden birinin yeni sevgilisi var. Çok mutlu olduğunu sanıyoruz. Adam kadını 6 parçaya bölüyor yarım saat mesafede, öncesinde de sevgilisini öldürmüş. Sandalyemizi değiştirmek zorunda olan garson bize frambuazlı tart ikram ediyor. Çok tatlı çocuk doğrusu. Yarım saatlik mesafede kadıncağızın kafası surlardan aşağı atılıyor. Sevgilisini 6 parçaya bölmemiş neyse ki… sadece birini. Tarihi bir restorana gidiyoruz. Her mimiğime gülüyor arkadaşlarımdan biri… gülmesine mutlu oluyoruz. Hep böyle gülmesini diliyoruz içimizden. Otobüsle gidilecek o yerde kadının kafası yerde annesi başında çığlık çığlığa… psikolojik olarak rahatsızmış adam. Yine! Sanki suçunu hafifletiyor bilinçaltımızda. Kötüymüş. Aman deliymiş. Ben deli birini tanımıyorum. Sorun yok kafam vücuduma bağlı kalacak. İyiyim. Başıma böyle bir şey gelmeyecek. Biliyorum.

Eve geldik uyku saatinde. Masal saatinde iki gencecik kadının ölümünü dinliyoruz. Kendi de intihar etmiş katilin. Emniyet de ‘intihar vakası araştırılıyor’ yazmış. Korkunç cinayet değilmiş gibi… iliklerime kadar donuyorum. O derece korkunç bir cinayet. İliklerime kadar tiksiniyorum, erkek fikrinden. İliklerime kadar korkuyorum. İçimden bir gün bir katille karşılaşırsam çığlık atabileceğim güçle hiç alakası olmayan bir parçam daha kopuyor. Hayatın içinde biraz daha sessizleşiyorum. Katille karşılaşsam çığlık atabilmek için dua ediyorum en azından. Sessizlik ruhumu ele geçirmesin diye.

Tanrı erkek olduğu için ondan bir şey istemem hoşuna gider. Ama ya psikolojisi bozuksa… olur ya akla ilk o geliyor.

Bu manyak ölmeseydi. Hapishanede bir iki errrrkekkk intikam alırdı bütün kadınlar adına. Söyleyecek söz yok. Sanki hayatımız bir senaryo gibi öyle değil mi? Sağlık bakanlığı da sezeryan doğum yapan kadınlar bebeğini öldürücü bir travma ile başbaşa bırakıyormuş gibi bir video yayınlamış. Eh biraz da sezeryan doğum yapan kadınlar üzülsün. Öyle kolay mı uyuşup karnına koca yarık açtırmak. Haddinizi bileceksiniz.

Yine de uyumak lazım diye artık yatma vakti. Bir kere daha kontrol ediyorum evimin demirli pencerelerini, kapılarını. Demiri bile 6 parçaya bölebilirler bu erkekler.

Alın size kadın deneyimi. Biraz öfke, yeterince korku ve sonsuz çaresizlik var içinde. Keşke şiirler hakkında, aşk hakkında, memelerimin yer çekimine yenik düşmesi hakkında yazsaydım.

Belki vapur bile gidiyordur. Şimdi köpüğü bile kurumuş olan o kafanın bulunduğu yere, ben kahvemin son yudumunu bile içtim.

Kollarımda böcekler

Kollarımı böcekler kaplıyor geceleri… Kocaman delikler açılıyor. Kimse görmüyor bu delikleri… deliriyorum. Ellerimde delikler açılıyor. Pornografik bir komedi mangasında gördüğüm gibi süzgeçe dönüşüyorum. Komedinin yaratıcı olduğunu düşünüyorum. Her şeyden daha çok.

Ellerimde ve kollarımda kocaman delikler rüyalarımı işgal ediyor. Dişlerimin kıtırtısı uyandırıyor beni sabahları… neyi söylememe izin vermiyor bilinçaltım, bilmiyorum. Üzerimde bir ağırlık istiyorum. Çuval çuval kum torbalarının altında ezilirken sonunda bir nefes alabileceğimi hayal ediyorum hep. Sevgilimin ağırlığı da olur. Üzerime uzan demek garip olurdu.

Boşlukların dolmasına mı ihtiyacım var acaba?Boşlukları boş bırakmak konusunda kararlıyım oysa. İlgine öylesine muhtacım ki. Neredesin bilmem ama pembe olmaya başladı hayatım.

Rahatlamaya başladım. Yarını beklemekten başka ne yapabilir insan, bilmem. Yarının ne olduğunu umursamadan. Kesin noktalama işaretleri konusunda ablamı delirtecek hatalar yapıyorum.

Yine yazıya sığınıyorum içimdeki boşluktan. Geceleri rüyalarımı ziyaret etmesinler diye…

Kollarımı ne tarafa koyacağımı bilmediğim için delikler açılıyor muhtemelen. Yok olmaya başlıyorlar rüyalarımda… kollarım.

Dişlerimin sesine uyanıyorum. Yapabileceğim tek şey yarın pilatese başlamak. Hayatın sığlığına erişmek zorunda olmak iğrenç bir his. Ayrıca pahalı. Bir nimet gibi.

Mükemmel seksi bedenimle her şeyi elde edebileceğimi hayal ediyorum. Kollarımda delikler olur mu yine de?

Sesler peşimi bıraktı ve şimdi bedenime yerleşmiş delikler ile yüzleşiyorum. Uçup havaya karışacakmışçasına ağırlığına ihtiyacım var. Böylece geriye hala bir şeyler kalabilir benden.

Kelime dağarcığıma eklenen yeni hiçbir şey yok. Bir paragraf okumak bile zor. Kıvılcımlarla tutuşan ben, yangınlar karşısında çelik gibiyim. İlkokul öğretmenimin benim hakkımda yaptığı engin çıkarımları nihayet yaşıyorum. Şimdi gerçekten yanmıyorum.

Çirkinliğim taşıyor bu kesilen nefesimin içinden. Kollarımı geri istiyorum rüyalarımda… seslerin beni rahat bırakmasını… ve nihayetinde tam da böyle bir anda bana sarılmanı, parçalarımı toparlamanı. Sıvıya dönüşen bedenimin içine karışmanı. Nefesini duymayı.

Sanata geri dönmek umudu ile…

Belki geriye hiç bir şey kalmaz rüyalarımda.

Karanlığına bakabileceğimi düşünmek

Kötü rüyalar ve ritmik sesler ile mücadele ediyorum aylardır. 1 metre yakınımda birisi uyumadığında kandırılıyorum, düzenin sesi beni dikkate zorluyor, korkuyorum. Her türlü karanlığı yaratıcı bulsam da hepsine bakamıyorum. Oysa bakabileceğimi düşünürdüm. Aşkın da biraz bunu becermek olduğunu düşündüğüm için…ancak bir insanın karanlığına bakmak ile ona aşık olunabileceği…

Hiç kimse bana gerçekten bakmasın diye hep aydınlık tutuyorum kendimi… bazılarının gözlerini soğuk bir mesafeden hissediyorum bazen. Böyle anlarda onların da kanatlarını yakmak istiyorum. Daha yakınıma gelin. Şu an birinin bana sarılmasına ihtiyacım var.

Seslerden, onların aralığından, korkuyorum. Sanırım sesler düzenli olduğundan… şu an anlıyorum: yine düzen yoluma çıkıyor. Ama çok mu kötüsün sen, elimi tutmanı söylüyorum sadece. Yerine bana düzen sunuyorsun daha fazla dehşet yaşamam için…

Elimin tam baş parmağın ve işaret parmağının birleştiği noktasında bir delik oluştu. Neden, bilmem. Odalar boştu veya birileri o gece eve gelmemişti. Kanımda yükselen adrenalin sayesinde su içme ihtiyacı hissettim. İşte böyle çekiliyor insan geri, düzene. Bu lanet gölgeye…

Sonra bazı şeyleri boş bırakmak gerektiğine, ya da boşluğu sürekli doldurmanın neye yaradığını bilmediğime karar verdim. Çok insanın boşluğunu dolduruyorumdur. Kendi boşluklarıma bir şeyler koymak istemiyorum. Eh, sonra tabi uykuların kaçar.

Bir derste ‘süreksizlik terörü’ konuşulmuştu. Doğadaki her şey yaşamın sürekliliğini arzular. İyi de insanların dehşete düştüğü bir şey de sürekliliğin kendisi değil mi? Yeterince süreli olan her şey insanı kötü duygulara sürüklemiyor mu? İki sene önce depresyon yaşadım çünkü sürekli devam eden bir pasif agresif tavıra maruz kaldım. Gerçekliğin ne kadar yavan olduğunu görüyor musun? Çok çirkin… bu bizim seveceğimiz türden bir çirkin değil. Bu güzelmiş gibi davranan, güzel görünen, güzel olan bir çirkinlik. Keşke ifadenin kendisi bir şeyleri doğruca anlatmak ile ilgili olmasaydı.

Artık sanata ne kadar yakınım bilmiyorum. Hayatımın bu dönemini korkular ele geçiriyor. Üretebilmekten de korkuyorum. Korku insan ruhunda çok fazla doluluk yaratıyor. Sanata yer var mı?

Ve tabi hala karanlığına bakabilirim.

Vaha görmek-Vahaya dönüşmek

Duygularımı yönetemiyorum yine…mantığımı az çok toparladım belki ama dünyanın en büyük kadercisi olabilirim gibi görünüyor. Nedenlerini toparlayamasam da oluş-an her şeyin kontrol edilmeye çalıştıkça mahvolduğuna inanıyormuşum meğer… ve bana bunu fark ettiren kişi çok derinlerime bakıyor. Sistemli olan her şeyden nefret ettiğim için bu kişinin bakışında belli ölçüde yabancılık seziyorum.

Hep kaybolmuş hissediyorum. Belki bu nedenle boynumu her şeye karşı eğiyorum. Çünkü kafamı kaldırdığımda etrafımda çölün ortasında görülebilecek türden hayaller buluyorum. Kayıp hissediyorum. Derinlerde bir yerde biliyorum; artık iyileşmek lazım. Bir türlü çözemediğim karanlığa düşüp duruyorum. Yaz depresyonu diyelim atalım çantaya…her şeyin teorisi henüz yok. Keşke olsaydı. Sen de pek tabi rahatlardın. Sonra düşünüyorum; acaba her şeyin teorisi olmadığı için mi yoksa her şeyin teorisi olsa bile ona inanacak bir gücüm olmadığı için mi rahatsız hissediyorum. Kaçış çizgilerine bakmak değil mi amaç?

Zaten dünyada her şey birbirini taklit ederek varoluyor. Bir ağacı, bir ağı oluşturan bütün kolların arasında mutlaka uçları hiçliğe açılanlar vardır ve ben fark ediyorum ki dünya tam da bu sistemin dışına açılan sinir uçlarında gerçekleşiyor/varoluyor. Yine bir canavar hayal etsem, bu dünyaya çağrılmış bir ruh, sence bu canavar beni sevebilir miydi? Yıkımın gerçekleştiği yerde sevgi doğuyor olabilir. Eh, böyle manasız kollarda dolanıp durmak kaderse…oysa pratikte beni sağlıksız ilişkilerin kucağına bıraktığı da ortada… Hep olmayacak olan peşinde!

Yani görüyorsun ya, pek de becerikli değilim herhangi bir konuda…çantamda hep bir kaç tampon, bir kaç ped ve bir kaç kalem bulunsa da tam ihtiyacım olduğu anda orada olmuyorlar çünkü. Aksiyonu yaratan da bu…Asgar Farhadi’nin söyleşisinde anlattığı gibi asansörün 14 ile 15.katlar arasında sıkışıp kalması ile başlıyor hikaye…oysa şimdi onlar anlatının ötesini hayal ediyorlar. Çarklar ve uçlar ve kollar arasında öyle güzel oyunlar oynayalım ki…çarkın dönüşünü değiştirelim’ diyorlar.

Bir arkadaşıma söz verdiğim kelimelerden aklımda yalnızca “çöl” kalmış. Çöl değil de kum olduğunu yeni fark ediyorum. Kafamda kum fırtınası canlanıyor hemen. Düşünüyorum herhangi bir nesneyi en atıl haliyle hayal etmek varken, neden ben…? Tencere mesela; dolapların derinliklerinde birbiri üstüne binip takır tukur ses çıkarıyor kafamda… Çanta? Koluma sürtünüp duruyor yürürken… Nesnelerin en hareketsizi masa mı mesela…? Masaya ancak bir şeyler koyup bir şeyler kaldırırken mi canlanıyor hayalimde? Senin peki?

Kafamın içindeki uğultular nasıl nesnenin mobilitesine bağlanıyor bilmiyorum. Aşkın içinde kaybolmak isterdim ancak hayali bile midemi bulandırıyor. Daha fazla hasta olmaya başlayabilirim. Nerede doğdum ben? Nerede büyüdüm? Nerede ağladım? Neden nerede sorusu bu kadar bulanık? Sorun yok çizginin iki tarafına da düşmeyeceksin. Bunun tedirginliği ile yaşamak seni hasta etse de…Kendime bazen sen bazen ben diyorum, fark ettiniz mi?

Bu doğru bir yaklaşım gibi geldi çünkü insan kendine mesafelenebilmeli. Oysa tam da bu nedenle uzaklaştığından yabancılaşıyor. Her şey karmaşıklaşıyor. Şenlik yeri…ne kadar olumsal bir benzetme… Kurban şenlikleri… ölüm şenliği… ölümün şeni olmaz belki de… bilemiyorum.

Vadi kaldı geriye.. yalnızca sen anlasan da yazılacak şey yokken bile ya da yazacak nefesi kalmamışken bile yazmak için… 😀

Sanat, her şeye rağmen, her şeyin ötesinde…bir nefes.

Günler

Bugün bizi çevreleyen dünya ile ilişkimiz üzerine çok dinleyip çok okudum. Normalde bu kadar aktif günler yaşamıyorum. Bu nedenle biraz ihtiyaçtan biraz büyülendiğim şeyle sizleri de büyülemek arzusundan sizlerle algılama biçimlerimi paylaşmak istiyorum. Yine pervasızca…

Kötülüğün çiçeği toprağı yarıp gökyüzüne doğru büyümezdi zannımca, onun varoluşu bir köksap gibi çatallanarak devam eden ve gövde ile kökün birbirine geçtiği düzlemsel ve sonsuzca genişleyebilen bir nüfuz etme mekanizmasına sahip olurdu. Ne saçmalıyorum? Şöyle: eğer bir çiçek illa vesvese veren olacaksa burada hastalıklı ve belki işgalci bir oluş vardır. Bir ağaç gibi büyümezdi yani sarmaşık gibi kuşatır ve mantar miselleri(miselyum falan filan) gibi kendini oluştururken yok olmaya kâdir çelik kollara sahip olurdu. Peki ama bu çiçeğin neden gözü var?

Bakmakta vesvese veren bir tavır yok mu? Olmaz olur mu? Hangi bakış nazardan sıyrılmıştır? Hiçbiri…

Öyleyse bir kafa gibi mi çalışır göz? Bence hayır. Göz kendi köklerine ve dallarına bile bakarken eksik olmaklığa dair şeyler söyler. Nedir bu? Tepeden bakmak mı (yukarıdan aşağıya) ? Yoksa tepeye bakmak mı(aşağıdan yukarıya) ?

Tepeden aşağıya bakarmış gibi, acizliğini fısıldıyor kulağına yukarıya bakarmış gibi hadsizliğini. Oysa bu kollar, bu eller göğe çevrilmemiş.

Bütün bunların benim nesneye bakışımla bir bağlantısı yok mu? Beni çevreleyen dünya deliklerimden içeriye sızıyorken, ve en karanlık yönüm deliklerimden dışarıya taşarken( yine sızmak olabilir)….

Vajinam, yaralarım, hadsiz kıllarımın kökleri, ağzım, kulaklarım, burun deliklerim, elbette gözlerim ve kuytudaki göt deliğim.

Aşkla ilgili değil bu yazı!

Nedir içime yaralarımdan girmeye çalışan şey? Virüsler, çirkinlik, kötülük, vesvese. Beni kuşatan her şey. İyilik giriyor mu? İyiliği, güzelliği başkaları tartışsın.

Benim dışarıya tutamayıp kaçırdığım şey nedir? Bağırsaklarımdaki ve midemdeki gaz, kıllarım; iğrençliğim, kötülüğüm, çirkinliğim. Güzel sözler bu ağza yakışmıyor mu? Her şeyden çok 🙂 ama yine başkaları yazsın!

Ah ve tabi hiç durmadan içime giren ve içimden taşan şey: ölüm! Cesedimden dışarıya taşan tenyalar. Ve göt deliğime tıkılmış pamuk gibi…

-İyice saçmalaşıyor bu muhabbet.

-Tam şu anda saçma kaçırıyorum dışarıya o zaman.

Neyse demek istediğim bu çiçek bana bakarken gördüğü şey, ‘ sevgilim’ deyişim değil, saç köklerimde dolaşan parmaklar değil! Maddi varlığımın kurduğu herhangi bir meşru etkileşim değil kısacası…

Aku no Hana mangasından…

Bu hastalıklı çiçek hakkında daha çok yazacağım bir ara ama şimdi gözlerim uykuya teslim olurken bırakalım. İyi geceler.