Hissetmek/Karar Vermek

Her zaman kendi duygularımdan habersiz bir insan olmuşumdur. Tam olarak beş dakika önce 28 yıllık hayatımda farketmediğim bir şey farkettim. İnsanlar ile ilgili hislerime karar veriyorum. Yani birisi benim için sarsılmaz bir yerde derim örneğin ve sarsılmazdır. Bana karşı davranışlarında karanlık şeyler bile olsa o davranış beni kıramıyor. Onunla ilgili hislerim çoktan belirlenmiştir çünkü… bu nedenle henüz karar aşamasında olduğum ve bu kişiye dair bundan sonra ne hissedeceğim sorusunun cevabı belirli olmayan insanlar çoğunlukla hasta hissetiriyor.

Mutlaka bu durumun doğru olmadığını söyleyen insanlar olacaktır. Güvenli alanımda, çoktan belirlenmiş hislerimle devam etmenin yaşamak olmadığını ve bunun bir anlamda insanlara ön yargı ile yaklaşmak ile aynı olduğunu biliyorum. Ancak ne hissedeceğimi bilmemek halini size nasıl anlatabilirim. Bazen ilişkide olduğum bir insanın tepkilerine göre bu noktada böyle hissetmeliyim diyorum ancak o hissin nasıl olduğunu bilemiyorum.

Şimdiye kadar iyi idare ettim. Bu sınırı aştığım her an hissettiğim bulantı hissini yaşamak istemiyorum. Belki bu yüzden aşık olamayacağım hiç.

Ah evet 28 oldum. Sanatta ne yaptığıma bakmaya devam edeceğim. Heyecan beni tekrar bulabilir. Karar verdim, bu konuda heyecanımı sürdürmeye… kim ne hissettirirse hissettirsin.

Peki ben kararlı bir insan mıyım? Hayır. Ne çıkar buradan? Hiç.

İyi geceler.

Anlamsız bir eylemin büyüsü

İşe yarar bir şeyler yapmak fikri nedir Allah aşkına… bazen şeylerin manasız ve anlamsız, hiç bir şeye yaramayan versiyonları olamaz mı? İbadet etmek örneğin; anlamsız bir eylem değil midir? Namaz kılarken, her biri özel olarak adlandırılan tekrar hareketleri, pratikte hiç bir anlamı olmayan hareketler değil midir? Ancak namaz kılmak manevi bir öğretiye hizmet eder.

Öte yandan sanat gelerisinin duvarına muz bantlamak, saçma ve manasız bir hareket olarak görülüyor. Sanat dünyasının kendi içine çöküşü üzerine çok şey saklayan bir iş olmasına rağmen, tıpkı namaz kılmak gibi pratikte manasız bir eylemdir. Görmek istemeyen göz hiç bir şeyi görmez. Değer yargılarımız ise şimdiye kadar oluşan çeşitli toplumsal/sosyal kodlar ile çoktan belirlenmiştir.

Oysa manasız eylemlerin çevresini onun hizmet ettiği düşünce sistemlerinden öte bir çeşit ruhsallık kaplar. Basit hareketler içlerinde görmeye çalışmadığımız potansiyellerini açığa çıkarır.

Performans sanatında sıkça kullanılan bir yapıdır bu… aynı eylemin tekrarı, zihnin kısa bir anlığına da olsa bu dünyadan kopmasını sağlar. Böylece açığa çıkan trans hali içinde anlamlar ortaya çıkar. Sanatçı saatlerce bir noktaya bakar, ağır ağaç parçalarını bir içeriye bir dışarıya taşır, saatlerce soğan soyar, kendine bir boynuz taktırır vb.

Her biri kendi içinde insan olarak toplumun bize çizdiği sınırları aşar, yeni bir gerçeklik kurar ve ötesini görmeye adaydır. Manasız bir eylem büyülüdür. İçinde binlerce anlamı taşır.

Peki benim bu anlamları üretme biçimim ne olacak. Tanrıya pasif agresif saldırıma devam mı etmeliyim? Yoksa artık hareket etme yetimi bütün bunların ötesine mi taşımalıyım? Belki büyülendiğim bir türünü tekrar ederim anlamsızlığın… güzel bir alıştırma olacaktır.

Sınır meselesi açıldı. Canavarı serbest bırakalım.

Ölüm içeriden dışarıya taşar!

İğrençlik üzerine düşünüyorum, travma tepkisi üzerine…bu sıralar toparlamaya çalıştığım için başka gariplikler üzerinde söz hakkına sahip olabilirim belki. Öte evren ve ötekine dair bilgiye sahip olmak adına yapıyorum bunu… Artık anlamaya çalışmayacağım demiştim ve yine de anlamaya çalıştığımı görüyorum. Anlamadığım bir şeylerin olması kaygısı beni günlük yaşamımda bunalıma itiyor çünkü. Ancak anlamamaya çalışmak çok daha zor. Kapıyı açtığımdan beri etrafımı saran kötülüğün dağılması için sisle doldurdum bir şeyleri sanırım, bu yüzden boşlukla mücadele etmek zorunda kaldım. Boşluk beni kıyıya itiyor. Bu yüzden o kapıyı kapatmaya çalışmaktan da vazgeçtim. Lütfen yüce tanrımız verdiğim sözü tutamayacağım için bana kızma. Çünkü ben anlamaya ve öteyi görmeye devam edeceğim. Çünkü görmemeye çalışmak çok zordu. Yorgunum.

Neyse işte öyle böyle gerçekliğin perdesinde bir yırtık oluşturmaya talibim madem, gerçekliğin travmaya neden olacağını bilmeliyim. Yoksa biliyor muyum? Dayanılmaz bir şey olduğunu anladım en azından… Dilin durduğu an. Düşünecek, konuşacak bir şey kalmamış gibi…Bu yüzden karanlığa bakıyorum. Karanlığı yırtıp geçmek için, ötesinde aşkın bir gerçeklik bulabileceğimi umduğum için değil. Aydınlıkta hiç bir şey görünmediği için…Geriye dengeleri kurmak kalıyor. Suya sabuna dokunmadan yaşamaya devam o halde. Gerçek bir şeyler yapan insanların aydınlığı…gerçek bir şeyler yapan insanların aydınlığında büyümek, onların aydınlığında dibimize kurulan bir gölge. Sonra siktir olup gittiklerinde gölgenin seninle kalmaya devam etmesi…Öfke mi geliyor şimdi?

Bir yandan da sanatın kendine dair bir yerlerden gelmesi gerektiğine inancım büyük öğretiler peşinde koşanlar tarafından sarsılıyor. Derin bir nefes… sakin ol! Çünkü onlar bir şeyleri yine de değiştirmeye talip, gerçekten senin aşırı dramatize bireyselliğinden daha derinler. Bir şeyleri düzenlemeye çalışıyorlar. Düzen. Apollon. İşte yeniden döndük rönesans kodomanlarına… her şey büyük bir iki yüzlülük içinde varoluyor, kabul et artık.

Ey şarabın tanrısı, kaosunu açık et artık. Düzen ve uyum bağımlılarına, çözüp durmaya çalıştıkları problemlerine ve aslında sonuç olarak hiç kimsenin hiç bir bok yapamamasına bir kadeh! Sana ihtiyacı olan bir kul var en azından. Kaosu kaldıramayacağımı bildiğim halde, artık parçalansın perde. Yaşayalım travmamızı ve ilkel olana dönelim. Dili susturalım.

Sanırım çözümler için çıktığım yola, bu metinde bile kaosla son verdim. En büyük ikiyüzlü! Ben!

Sanatın kendisi olacağım.

Çizgilerin Arasında

Az önce elinde portakal tutan kadın resmini gördüm Kollwitz’in…Günahkar kadınlar elma mı tutardı elinde? Aydınlığa bir çizik atıp, hapsolan o çukura. Aydınlık, görünürlük demek sanırım ve karanlık, söz. Geceleri bu yüzden mi dili durdurulamaz bir makina gibi çalışır. Karanlık her anda unuturuz her şeyin aydınlanacağını yeniden… ve karanlıkta söylediğimiz her şey o büyük siyahın içinde hapsolacak zannederiz. Her seferinde. Hem de bunun için sarhoş olmak falan gerekmez. Konuşmak istediğimiz nadir anlardır.

Oysa güneş ne kadar güzel gösterir her şeyi. Ağaçlar, dağlar, kayalar, yüzler, yerler,(Ah Agnes) denizler ve sen. Çok güzelsin. Ancak ne zaman güzellik bir insana yetmiştir ki… Bibloya dönüşemez nihayetinde insan. Dönüşmemeli. Güzellik sıkıcıdır. Heyecan verici, kıvılcım gibi sönen. İnsanın en çok karanlığını sevmek istiyorum. Ama korkaklar, asla bana göstermezler. Gölgelerini saklayamasalar da… gerçeği aramak istiyor değilim. Söz verdiğim gibi bıraktım o işleri… yani geriye kalan mesafeyi kapatmak. Seni bana vermen kaldı geriye… vermeyeceksin biliyorum ve her saniye içinden çıkılamaz bir romantik buhrana dönüşüyor hayatımda. Bulantı hemen eşlik eder böyle olduğunda… duygular hasta hissettiriyor bana.

Sadece seni istiyorum ve daha bir çok kişiyi. Her bir zerreni istiyorum. Nefesini, bakışını, aklını, ruhunu… bir oyuncağa dönüşsen keşke.

Hasta kadınlar da bugün: aptal bir amcanın dediği gibi kara kan her yanımı kaplıyor. Melankoli beni aşıyor. Arşa varmıştır şimdiye… eh bu kadarı da olsun. Madem ki hastayım ve geceyi ve gündüzü ve aydınlığı ve karanlığı istiyorum her anımda, o zaman elime portakal alabileceğimi biliyorum.

-Yanlış! Bir korkaksın sen! Aciz seçkinci zırvalar. Baksana nasıl çabalıyorlar insanlar.

-Sen neden konuşasın benimle! Bir kez olsun korkak olarak sev beni. Yoksa şimdiye kadar olmadığın gibi; olma. Ancak yine de sev beni.. her şeyini bana ver. Benim ol! Benim olsan, sadece ben olsam bu dünyada…

Karanlık gecede gelen göktaşı canavarların hepsini öldürür. Ya da böyle değildir hikaye. Ve son adam( hep erkektir zira ilki de) yerde yatıyordur. Sonunda kaybediş gerçekleşmiştir. Cennet yok, cehennem yok. Dayanılmaz biricikliğimizden kurtulduk. Canavarlar bizi kurtardı. Ve annesinin elinden tuttu. İlahi güç değil ama güzel bir yıldız çarpacak birazdan yer küreye. Ne mutlu koca bir boşluk var artık yüzeyde… sonunda sonsuzlaştık.

Gecenin resmini nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bir şeyin resmini nasıl yapacağımı bilmiyorum. Herhangi bir şeyin resmini nasıl yapacağımıı… belki çözebilirim. Ama canavarlar ne yaparsam yapayım soyutlamalar haline geliyor. Bunu eklerim yüzeye. Sol üst, orjine yakın üçüncü bölgeye… kafam güzel değil.

Flaubert okumalıyım, Stendhal ve Vüs’at O. Bener. Bilmiyorum. Azıcık daha yayılmalıyım belki. O rahatsız edici his siktir olup gitmedi hayatımdan hala ama azaldı son zamanlarda. Belki de ne yapacağımı bilirim bundan sonra. Umut etmekten zarar gelmez. Gülen suratlarınızı o kadar çok seviyorum ki…

Keşke ne kadar çok olduğunu bilseydiniz. Koca bir soytarı gösterisine dönüştürebilirdik dünyayı. / atla…/ bilmem…/ dur./ Hayır bu herkesin kafasının içi…./bilmem ne, nasıl, nerede, ne yapıyor, nnnnnnnnnn. / -bok var kes sesini artık.

Sanat çizgilerin arasında bir şekle girmeye başladı. Sizi seviyorum.

After Story veya ikinci domino taşı…

Misellerden bahsetmeyi unuttum. Şimdi önümde duran gökdelenin tepesinde ışığı yanan pencereye bakıyorum. Aklıma Nâzım geliyor. İnsanlar yukarıya doğru büyümeye devam ediyor ve mantarlar… her yerde yer yüzüne yayılıyor. Belki de yatay ekseni de siktir edip, ikisini birden köklendileren bir toprağa inanmalıyım. Sanki çok güzelmiş gibi şu an… ahhhhh. Nasıl bir sarhoşluk verir ufacık bir düğümü çözmek. Belki de… evet yanıbaşımdaki dev ağaç göğe ve tanrıya uzanırken ben, dipte köşede misellerini uzatan minik bir mantar veya bir sarmaşık, ağacın ve toprağın üstünü örten… olabilirim. Ağaca sarılmayı öğrenirim. Gökdelenin tepesindeki evde yaşayan insana sarılamasam da… böylece kanatları erimeden göğe ulaşabilir sevdiklerim ve ben onların ardından ve çok daha öncesinde ölecek olsam bile kök salabilirim. Yaşatırım bilge DNA’larını.

Her şeyi sanatın alanına çekme!

Memeler ve yer çekimi

Karanlık mıyım sizce ben? Bence değilim. Yazdığım şeylere ‘fazla karanlık’ diyor, Bal. “Yalnız kalınca karanlığa gömülüyorsun” diyor. Yalnız kalınca karanlığa gömüleceğimi hiç düşünmezdim. İnsan hayal bile edemeyeceği kıyılara vuruyormuş demek… yine de karanlık değilim bence…

En çok ateşe benziyorum, sen topraksın. Aydınlığıma bakın. Nasıl neşeliyim nasıl sıcacığım değil mi? Oysa… hadi birazcık yaklaş.

Öfke… derinlerimde…. en doğal halim. Katlanılmaz olduğumu biliyorum. Kanatları yanacak kimse olmadığında sönen, belki.

Memelerim yer çekimine yenik düşmüyor. Memelerim yer çekimine yenik doğdum. Anne hatuna altı çocuk asıldı, şimdi göbeğine vardı memeleri… dünyanın en güzel memesi.

Anne hatun su gibidir. Bal, dediğim gibi toprak. Her şeyin onda varolduğu. Ben aydınlığım ve yakıyorum sevdiklerimi… ve hayat, üzerine düşündükçe anlamsızlaşıyor.

Hava olan insanlar da var tanıdığım ama en güzeli topraktır. Baba bey sanırım hava…

Keşke hiç bölünmeseydik. Atom bazında herkes bir. Tanrı Bey’in vücudundaki urlar gibiyiz.

Memelerime çare düşünmem gerekiyor çağımızda hayatta kalabilmek için.

Evet, Tanrı Bey, artık mucizemi verin bana… sanatın piri olmam gerek. Sanatın piri çok satan mı, çok mutlu olan mı? Üstüne konuşulmaz bir şey için konuşup durma. Düşünme…. Yeter. Yeter. Anlam aramadan yapılan bir şey olması yetmez mi? Sanatın…

Benim olamaz mısın?

Yer çekimine , sütyenlere , sanata, korkuya, endişeye, nefrete, sevilmeye ve dahası yaşamaya.

Uyumaya başla artık. Delirme.

Karanlıklaşmadım yine merak etmeyin… kafam karışık sadece ve yazarken öfke bölüyor cümlelerimi.

Bazen bu noktaya geri dönmeliyim

Değişmeyen şeyler bizi bir yapar ve bu öylesine sadedir ki…

Bacaklarımı güneşe uzatmalıyım. Sonra yeniden aynı noktaya doğru.

Deri koltuğun kokusu mideme rahatsızlık verse de, çirkinliği karşısında bu koltuğun şaşkınlığa uğruyor ve düşlüyorum.

Benim kokum mu, burada uzanmış ayakların ve popoların kokusu mu bu?

Aynı tonda devam eden trafiğin gürültüsünde, yazılabilecek ve söylenebilecek şeyler tükeniyor doğrusu. Ben de artık kabul ettim yenemediğimi bazı kötü duyguları, öyleyse bir şeyler içmeli, bir şeyler izlemeli, bir şeyler okumalı.

Kendi başına bir ustalık gerektirmiyor sanat, çizgileri şeylerin, konturlar içinde olsak kolay mı olurdu?

Bu bulanıklık sarhoş ediyor insanı, bazen çok yalnız, bazen de her şeyle bir olmuşum gibi; eriyorum içlerinde…

Dört nokta peş peşe, soyut kalınca böylece

Neden bahsettiğimi ben bile anlamayacağım. Geleceğe bıraktığım gizlerdir bunlar. Hisler.

Kokusunu, tadını, sesini hatırlarım o anın. Seni hatırlarım.

Kimsin sen?

Son günler

Çok uzun zamandır bir şeyler yazmadığımı farkettim. Ama çok uzun zamandır düşünmeyi de bıraktım sanırım. Hayatımda çok şey değişti bu aralıkta… ben eski günlerdeki gibi yeniden umursamazlık çukurunu açtım dünyamda… her şeye ve herkese bakışımı bu çukur belirliyor.

O zamanlar bu çukurun benim sonum olacağını düşünüyordum. Ruhumdaki eksikliğin bu içi doldurulmaz boşluk olduğunu ve daha derine batamayacağımı hissederdim. Ama ne zaman bilmiyorum, bu çukurun üstünü kapattım ve gerçek dünyaya bakmaya başladım. Belki çok uzağa bakamadım, belki de bütün alemi gördüm bu sürede…

(buraya kadar Aralık, 2022’de yazılmış olmalı)

Aylar önce taslağı yazılmış… Yeniden yaşama arzusu, yeniden boşluk… Demek ki o kadar da nevrotik değilmişim. Her zaman depresyondan iyileşilebilirmiş. Ancak son zamanlarda psikotik olmaya başladığımı hissediyorum. Delirmek fikri hem bir kaçış, hem bir kurtuluş hem de bir ceza gibi geliyor. Zamanların ve mekanların birbirine geçmesi çok doğal olmalı, madem kafamdaki ağırlıktan başka bir şey hissedemiyorum. O halde gerisine ne olduğuna bakmadan içinde kaybolabilir insan o kafanın.

Bedenime daha çok zaman ayırmalıyım belki de… geçici hazların peşinden koşmayı, sarılıp sarmalanmayı bekliyorum. Sonra boğuluyorum o kolların içinde… Öyleyse ne yapmalı? Çözümü siz buldunuz mu?

Hayatı bütün doğallığıyla yaşayan insanlara bazen şefkat bazen öfke duyuyorum. İşte sırf bu yüzden… Onlar gibi hesapsız ya da hesaplı yaşayamadığımdan. Hayatın belli ölçüde hesap edilerek yaşanması gerekir çünkü… Kafasız biri olarak hesap edemediğim karakterim utanç verici ölçüde tutarsız olduğunda, tüm doğallığı ile kabul edemiyorum kendimi. Bu yüzden de nefret ediyorum o insanlardan… onlar bu işlerde çok başarılı.

Sonra, garipliğime tutunmak en kolayı gibi geliyor ama o kadar da garip değilim. Keşke deli olsaydım. En azından garipliğim tutarlı olurdu. Sıradanlığımda boğuluyorum. Garip bir insan olaraksa yapayalnız kalıyorum. Sonra kendime bu iğrenç his ne’ diye sormanın bir manası yok. Kalabalıklarda tiksiniyorum kendimden. Kafamı toparlayamıyorum.

Biraz da bu kafayı toparlayamama veya kafadaki ağırlığı açmak lazım. Çocukken ve büyüdüğümde ne zaman düşsem kafam yere çarpardı. Çok basit bir şekilde yapıyorum değil mi bu açma işini? Neyse kafam büyük veya ağır olduğundan ya da boynum yeterince güçlü olmadığından her düştüğümde kafamı çarparım ve acıyı tam da o noktada hissederim. Normal olan budur. Bu yüzden eğer kafam düşüncelerle veya hislerle doluysa, acı ve uyuşma hissini tam da orada yaşamam çok doğal… Bir şeyin fiziki olması bu kadar basit.

Sanat filtresiz olmalı fikrinden de bir an önce kaçmalıyım. Yoksa iğrenç arkasını göreceğim her şeyin. Travma yaratır mı bu bende? Muhtemelen.

Sanat bugün filtreliydi. Şu Allahın belası evrende gerçek olan bir şey var mı? Ah bir saniye, sanırım zaten gerçeği aramayacağım. Her neyse, iyi akşamlar.

Inside(2023) filmine dair;

Nemo neden bir kere bile evin tabanında bir çıkış aramadı, neden çıkışı her zaman yukarıda arıyoruz? Babil’den farklı bir şey yapabilir miyiz? Yoksa en nihayetinde bütün derdimiz yukarıyla mı? Hamam böceğine dönüşemez miyiz? Yaşarken yeterince hayvan olduğumuz halde… 

Her zaman tanrı olmak isteği, sanat için de geçerli, bizi çıkmaza sokmuyor mu? 

Nemo yukarıda bir delik açtı, evet… Ama tam o an da bizim iletişimimiz de koptu. Hala sistemin dışarısına dair bir ipucumuz yok. Yine söylüyorum. Belki de yerin altında aramalıyız artık bazı şeyleri… 

Hamam böceği olmanın vakti gelmedi mi Sayın Kafka.

Uyuyamadığım bir geceden

Kafamda durmaksızın dönen bazı tilkiler kalkıp artık yapacak bir şeyin kalmadı diyorlar… ve ben düşlüyorum belki de daha güzel günler bizi bekliyordur. Ama sonra birden hayal kuramadığımı görüyorum.

Kafamda daha ötesi yok. Gerçekten daha ötesi yok ama… bir anda düş kurma kabiliyetimden azat ediliyorum. Böyle anlar insanın başına çok gelir. Sistemin bir kaç saniyeliğine durduğu anlar. Ben bu durumda çocukluğumdan doğal olmayan anılara sığınırım. Evet ben Yakup’un 11 yıldızını gördüm. Belki de Yakup değildi… belki de bir başka adını bilmediğim ulu peygamberdi rüyamdaki… ama o an rüya değildi ki… dışarıda evrenin sonsuzluğunu görüyorum; bu nasıl rüya olabilir. Ve evet kafam yeniden çalışmaya başlıyor.

Düşünüyorum başıma 100 bin mucize gelse, kendime tam olarak hangi anda ‘mucize getiren’ vasfını uygun bulurdum. Cevap: hiç bir zaman. Baksana yüce Tanrım ben kendime bile inanamayan bir ufak varlık…sana, hangi elimle tutunabilirim? Kollarımdan azat edilmişim ben.

Sana ve geriye kalan her şeye duyacağım güvenin temelinde kendime duyacağım güven var belli ki… o da beni teğet geçmiş. Ben adını bile veremeden kendini anlatmaya çalışan bir insanım.

Kimliksizlik güzel tabi ama bir süre sonra bunlardan hiç biri bana ait değilmiş gibi gelmeye başlıyor. Metinlerimin içindeki küçük soyutlanmış, bozulmuş anılara tutunuyorum bir tek.

Evet ben bütün bunları bi fiil yaşayan kişiyim. Hayatımda kullanmadığım kelimeleri kullanma özgürlüğü ile insanlara sesleniyorum.

Ve yine defalarca artık gerçekliği aramayacağım diye sana söz versem de yeniden gerçekliği arzuluyorum.

Gece bitiyor. Gecenin sonunu haykıran sabah ezanı artık uzakta olmayan bir kaç camii’den birden geliyor. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Sanırım yine de çevreme duyduğum güven kendime veya tanrıya duyduğumdan bin kat daha fazla… sonuçta bir hayvan olduğumu fark ediyorum. Böylesi güzel… böylesi ile devam edebilirim.

Uyku her zaman hepsinden daha güzel.