Manasızlık

Şu manasızlığa biri bir şey yapsa… şöyle kaldırıp ensesinden “Kimsin de sen benim kafamı doldurup duruyorsun… ne haddin var bunu yapmaya… olmasaydın nefes almak bu denli güç olur muydu?” dese mesela…

Tartının iki bölmesinde ağır basan hep manasızlık oluyor çünkü… sen de biliyorsun ki güzel bir matematik problemi bile bu kadar soyut değil.. en azından kafamızı ısıtır o problemler… Ötesi yok. Ben daha fazla uyuşmalıyım diye düşünüyorum o zaman da manasızlık bile manasız oluyor… ne elzem şeymiş yaşamak.

Herkes nasıl sanki hiç bir şey yokmuş gibi bütün doğallığıyla yaşıyor? Bir ben mi şu saçma sorular ve boşluktan kurtulamıyorum? Kafalarının içi onların neden buğday pazarı gibi değil. Böyle zamanlarda da huzurlu insanlara öfkelenmemek elde değil… Dişlerimin gıcırtısını duyuyor musun? Beni hayatım boyunca yarı yolda bırakmış dişlerimin gıcırtısını?

Belli ki o neşeli insanlar seni de nefes aldırıyorlar. Bırakalım öyle kalsın. Beni boğmasınlar yeter. O insanlar geriye kalan tek şeyimi de benden almak için çabalarken yaşayıp gidenlere bir şey diyebilmek ne haddime…

İlaçlarımı istiyorum. Yeterince düşünmemek falan…

Sanat bugün…. demekten de çok sıkıldım artık.

Çaba

Sağlıklı olmak için çabalamalı mıyım ? Gerçekten mi? Herkes bu denli hasta iken… tek çabalayan ben mi olmalıyım?

Herkesin sağlıklı gibi davrandığı bu toplumda elimde kalan hastalığım değil mi ?

Ben bu olmayı seviyorum. Ben ve biz daha ötesini göremeyiz. Daha ötesi yok çünkü….Daha ötesi beter bir dünyadır.

İntahar etmek normal gelsin diyen bir safi ile karşılaştığımı unutmayalım.

Sen ve ben hep böyle kalacağız.

Aman aman

Susmuyor kafam… öyle geç bir saatte değil. Neymiş efenim ilaçla şarap içilmezmiş. Aman efendim ilaç içmemişiz ki şarapla alınır mı alınmaz mı bilelim.

Yine de bak dün ki insan eskisinden daha yürekli bir sarhoşum ben. Kendimle kavga ederim yalnız. Öyle yolda gördüğüm güzel insanlara iğrenç bakışlar atmak mı? Aman aman güzellik sakınılmalıdır. Ama… bir yandan haklı mı buluyorum ben o adamı? Aman ha! Söz verdik tanrıya da artık içine bakmak yok şeylerin diye.

Bir Firavun olmayız belki ama Tanrı bizi de cezalandırmasını bilir elbet. Hatta denizin dibinde öyle kalmak bazen hoş bile gelir kafama. Of ne efsaneler geçmiş de bu dünyadan bir tanesi de çözememiş şu mânayı… aman şapkalı a yapıyorsam yeterince iyiyimdir bilmez misiniz?

Gerçek bal endişelenmesin yeter. Belli ki sen Theo olmak için yaratılmışsın. Benim canım. Canımın içi…

Hep boşluk bizi karşılıyor.

İlaç alırsam her şey düzelir… kendime sahip çıkmam lazım… daha ötesi ölümdür bunun… deyip durdu kafam boşlukta…

Daha ötesi ölümdür demek cesaret ister diyemedim… korkularına sığınan sen bilemezsin. Sağlıklı olmaya lüzum yok lakin gerçekten kafamız ağırlaşmasın dertten… bizim kederimiz yaşamın manasızlığı içinde sonsuz anlama sahip olmasınadır.

Keder herkese yetiyor diyor şair. Hayır! Keder herkese yetseydi bugün ben……. Gerisi yalandır. Gerisi benim hayallerimden oluşur.

Ben biz oluruz böyle zamanlarda… kafam bin tane… insanlık oldu olalı böyle yaratık görmemiştir. Kafam bin tane… ben birine bakacak güce sahip değilim.

Demin bir yazar bana bir geçirdi sillesini… bokumun herifi… sanki her şey çok güzelmiş gibi bir de küfür etmemeye çalıştığım karanlık koridorlardan… beyaz yakalardan… bürokrasiden… her şeyden her birinden bıktım artık.

Ama Anthonie bu günlerde yaşamakta dünyamda. Çocukları var bir sürü… kendi dölü yetmemiş gibi bir de Hindistan’dan çocuk almış. Peh doğrusu… böylesi yaşam arzusu böylesi birlik arzusu da görmedim ben… belli ki Anthonie benim çat pat İngilizce’mle çözemediğim bir mantık arzusuna sahip. Yaşamını bütün olasılıklara karşı özenle planlıyor. Cabası bir de iyilik yapıyor. Uzak ülkelerden çocuk toplamak falan…

Anthonie’yi boşvermemek lazım böyle zamanlarda. Adam senin yapamadığın her bir şeyi altın tozuyla kaplamış…

Ey Bal… ey Selim! Selim’le benim ne alakam var Allah aşkına. Kafama bir dur diyebilsem keşke… Selim şimdi kardeşini yaşatmaya çalışırken ölmüş bir yolcu… kaldı ki Selim bir kurgudur, sen kendini kaldıramıyorsun ayağa…

Tut şu ensenden kaldır kafanı… nedir bu boş dönmek kendine! Kaldır kafanı. Bir sigara yaksan biter her şey…. Ahhhhhhhhhh. Bir nefes…

Ama bir cızırtı susmuyor. Öfff bitmedi, bitmiyor şu boşluk belası… sevimsiz mi sevimsiz. Ben bugün mutluluğu mu feda ettim sanata? Sanatta ama artık… saçmalıyor iyice yani!

Neyse biz işimize bakalım.

Artık

Seninle ilk ruhsal çöküşümde konuşmuştum. İkincisinde… üçüncüsünde… ve bugün olduğundan daha yalnız hissedemem artık. Bugün küllerimden doğacak bir anka kuşu değilim ben. Yarın da olmayacağım. Masallar da demek tam burada son buluyormuş. Tanrılara ihtiyaç bitti artık. Umut ediyorum ki…

Sonra umut etmediğimi anlıyorum. Umut etseydim yine aynı gülüşünü görür müydüm. Sahi ben seni hiç, gülerken gördüm mü?

Yoksa sadece ben mi karanlık içinde çürümekte olan ruhları görebiliyorum. Buncası aklımda yer edinirken tam şu anda! Sana artık küsemiyorum bile sadece diz çöktüm. Sana artık kızamıyorum bile…. Gerçekliğinden daha fazlasını istiyorum artık. Yalanları ve maskeleri…Karanlığın aydınlıkmış gibi davranmasını…. Artık derinlerine bakmayacağım hiç bir şeyin. Artık görünmeyeni görmeyeceğim, arzulamayacağım. Sadece…Sadece kafamı kaldırmama izin ver. Boynumun daha fazla eğilecek yeri kalmadı. Korkmaktan başka hiç bir şey yapmadığım bu hayatım da yine sana sığınıyorum işte… İçimde bir gram inanç olmadan.

Bugün sanat yok. Bugün sen ve ben varız…. Bugün hatta…sen bile yoksun.

Görsel: Sonsuzluk ve Bir Gün, Theo Angelopolus

Toplumsallığın Sonu

Whistler

Benim kendime yetecek kadar enerjim yok.. Tembel ve sorumsuz biriyim…Ama ben sorumsuzluk yapıyorsam benden uzak durmanız gerekir…Bunu sizden uzaklaşmak için de yapıyorumdur. Ben kimsenin acısını yaşamak zorunda değilim. Bu bağlar organik olmalı…Bu bağlar bana ait olmalı…Beni zorla küçücük bir çembere hapsedemezsiniz… Ben boğuluyorum. Beni bırak.. beni fanuslar arasında kendine yer bulamayan hislerimle yalnız başıma bırakma…benden yeterince uzak dur.

Sonra malum sıkıntı başlıyor. Her seferinde aynı şey…Bir gözlerimi açamıyorum. Bir ilişki kuramıyorum… Tak tak tak tak …Ayrıntılar yok oluyor…Kaba bir algı hali… Sıkıntı tenime yapışıyor resmen… Bir şeyleri hiç tam öğrenmeden… kendimce özümseyip kabuğumda tadını çıkarmak… oh hayatın boktan yanlarından uzak… bitmiyorda bu boğulma hissi…Anne hatunun koca memelerine gömülsem hepsini unuturum da çirkin kentlere tıkılı kalıyorum…beni soğuk ve keskin kenarlı mimarilerin içinde yalnız bırakıyor sistemler…akışkan, geçişken, sıcacık biçimler nerede… toplumsallık bu aradaki çatışma benim için… maskemi indirmemi söyleyen herkese tırnaklarımı geçirmek ve un ufak olmalarını dilemek…

Her neyse bugün içimdeki… mutluyken yazınca da böyle oluyor ben de işler… hüzünlü değilsem aşırıyım. Taki bir duvara toslayıp Baudelaire’in bahsettiği sarı yılan, vesvesesini salmadan ruhuma…öfkeliyim. Mütemadiyen de hayatta en sevdiğim şeyleri en çok bu şekilde seviyorum.

“Düşü, umudu ne olursa olsun,
Gönlünce bir an yaşamaz insan
Uyarısıyla karşılaşmadan
Bu dayanılması güç Yılanın.”

Charles Baudelaire

Sanat peki bugün sizce neydi?

Tanrı’ya Duyulan İhtiyaç ve Savaş

“Bu karanlık ve engin dünyada,
Bazen Tanrı’nın geri dönmesini arzuluyorum;
Bazı şeyleri değiştiremese de,
Huzur verici bir yanı vardı.”

Gameliel Bradford

Geçenlerde ilk kez kutsal kitabın tümünü Türkçe olarak dinledim. Anne hatun yalvarıp duruyor diye değil ayrıca… misalleri ve fonetiği beğendiğim için en azından bir denemeliyim dedim. Gerçekten etkilenmediğimi söylersem yalan olur. Daha doğrusu nasıl hissettiğimi anlatayım sana… yapayalnız. Evet sanki Tanrı kadınlar için söyleyecek tek bir söze bile sahip değilmiş gibi…Şimdi bunu okusa tövbe diyecek bir sürü insan tanıyorum lakin bana sanki işte Tanrı dünyayı yaratmış erkekleri imanları ile sınayabilmek için dört bir yana yerleştirmiş ve kadınlar ise hani video oyunlardaki gibi ilerledikçe çıkan ikonlar gibi.. kimi sürpriz bir şekilde kötü yola sürükleyen kimi büyük hediyeler sunan… saçma… ama en azından anlatılan Tanrı’nın çekici herkesin başına değecekti. Oyunun içeriğine dönüşmeyecektik. Elbette Tanrı sonsuz sevgisi ile insanları sarmalıyor ama ben yapayalnız hissettim.

Aryıca insan bu çaresiz dünyada öyle hissetmezse ne olurdu ki.

Sanat bugün kayboluştu…

Mis gibi süzülmek

Aradan aylar geçmiş… benim günlerim sanki birbirini takip etmiyor. Hep aynı günü yaşıyorum. Hep. Bir türlü ilerleyemiyorum kafamda… şu çukura girmeyi seçiyor muyuz? Lüzumsuz bir cesaret mi bu? Öylesi pek olası değil çünkü kendimi hep en korkak türden insanlardan biri olarak görmüşümdür.

Neyse ne işte… her türlü ben aylar sonra tekrar baktığımda… kendi hayatımdan silikleştiğimi şimdi mi anlıyorum ben… mis gibi havada süzülen bir ruh muyum ben? Saçma bir homojenlik etrafınla… sonra arada bir kendini etrafından ayırmak geçiyor içinden ama bir boka yaradığı yok…

Değişmeye lüzum yok bence…

Sanat ne alemde peki? Bilmem. Silikleşmek diye bundan bahsediyordum işte artık hiç bir konuda belirli bir fikir sahibi olamıyorum. Kafamda her şey o kadar buharlaşıyor ki… sanatla benim aramda muhkem bir fark olduğunu ayırt edebiliyor muyum? Yoksa gerçekten yok mu ?

Hepsi…her şey saçmalık… yabancısı olduğum şeyler… kendim…

Sanat bugün havaya, kafama karıştı.

Sorumluluk

İnsanlar kendi bir şey yapamıyorsa ancak o zaman ötekini destekler. Anlamadığımız bir çok durum içinde kararımıza mana katan şey budur…

Ama bazen hiç bir şey yapmadığımız halde yapanlara birazcık bile destek vermediğimiz olur. Bu hayatın en büyük sefilliğidir.

Bugünlerde yaşadığım tam olarak destek verilmesini geçtim üzerime gelinerek kimsenin yapmak istemediğini bana yaptırmaları. Çok yoruldum . O kadar ki kendimi tanıyamıyorum .

Sanatsa bahsini bile açmak istemiyorum. Tükeniyorum.

Sanat sorumluluk bugün. En nefret ettiğimden.

Neyse

Bugün illaki var olacak bazı nitelikler kazandım. Kendi cehennemine…. aşık… ki bedenlere değil. Olmaz olacak bazı duyguların yinelenmesi… yine sarılmak ihtiyacı.. yaaa bu dönemde de ne mümkün değil mi? Puhahaha sanki kendimi sevebilecekmişim gibi. Kendimi bal gibi de seviyorum.

Kendiyle, şeylerle, varlıkla ve yoklukla veya hiçlikle hiç derdi bitmeyenlerden misiniz? Bence biraz daha düşünün küçük korkunç çocuklardan korkunç bir şeyler olabilir.

Offf neyse ben yazmak istemiyorum. Neyse her şeye… neyse hiç bir şeye … neyse ben biraz rahat nefes almak istiyorum. Yaşlanmak istemiyorum, çocuk kalmak da istemiyorum. Çok sağlıklı bir çocuk değildim ama çok sağlıklı bir yetişkin ya da çok sağlıklı bir genç de değilim. Benim hayatımda özellikle olmak istediğim bir zaman parçası yok.

Ama Lacan’ın aynasının arkasına geçmek ve bu cahil kafamla orada kalmak isteyebilirdim.

Neyse ne işte bugün sanat yok. Tuzlu poğca yiyelim.